blog yazmak aslında pek de kötü bişey değilmiş. bu akşam farkettim. bir nevi anı aslında. 1,5 sene olmuş başlayalı. bayağı yazı olmuş. bi ara kıyıma gidip bi o kadar da silmiştim. eski yazılarımı okudum az önce. temcit pilavı misali bazılarını aşağıya yazdım.
• mesela bu ilk yazım. (muhtemelen ilk değildir. ondan önceki yazılar büyük kıyımda uçmuş) “boyut mu? işlev mi?” tartışmasına yeni bir boyut kazandırmışım.
• ilk video paylaşımım. o zamanlar yutub her yerden çekiyordu.
• vay vay vay vaay! sektörel eleştiriler de yapmışım. çok beğendiklerim de çıktı tabiki.
• bi hasan abi’dir tutturmuşum gitmiş. hasan abi 1hasan abi 2. oradan taşındığımız için serinin devamı gelmeyecek, rahat olun.
• bu adamı hiç sevmiyorum. sonunda fener’de de gösterdi bu hırsını. beşiktaş’a attığı golle yine nefretimi kazandı. çarşamba günü de öyle bişey yaparsa sürpriz olmaz benim için.
kardeşlerimden en büyüğü olan hasan ağustosta başladığı kısa dönem askerliğini dün itibariyle bitirdi. 5 aydır bingöl’de biriktirdiği anılarını bi ara dinlerim. giderken “x dayım gibi fotolar çektirmeyi unutma” demiştim.
x dayım askerliğini biz çok küçükken yapmış. bi ara kardeşimle evde eski fotoğrafları karıştırırken onun askerlik fotolarını bulmuştuk. adam sanki afganistanda ramboyla birlikte savaşmış. halbuki ağrıda yapmış. türlü türlü silahlarla, mermi şeritleriyle vs. o biçim pozlar. gözünde sürekli güneş gözlüğü. kaşları bile sarı olan adam soğuktan kapkara olmuş :) saatlerce gülmüştük o fotolara. o gün bizim için efsane olmuştu o fotolar.
sağolsun kırmamış beni. çektirmiş. daha o fotolara bakamadım. yukarıdakini facebook profilinden aldım. kardeşime geçmiş olsun, darısı tüm askerlerimizin başına.
sene 2005. istanbul’da askerim. bi gün bölükçü geldi yanıma
- jön rambo hazırlan gidiyosun.
- nereye? - ingiltereye
- neden? - orada esirler var. onları kurtaracaksın.
- oldu canım. başka? - sağ salim buraya getireceksin.
- isim var benim gidemem hiç bi yere. - bu bir emirdir!
- kafan mı güzel komutan senin. şurda tezkereye az bişey kalmış. bu saatten sonra ben mi gideyim. torunları yollasana - ne biçim rambosun anlamadım ki?
- şafak diyorum şafaaakk! az kaldı. bitti. yok. - yaparsın be hacı. kırma beni
- tamam ya tamam. gideriz. nerde benim bıçaam? - aslansın sen
- şımarma
tamam fazla attım. doğrusu şöyle: 2005 yılında hadımköy’de “mehmet bey” olarak askerlikle meşgulken çoğunluğunu bizim taburun oluşturduğu 80 kişi ingiltere’ye gidip salisbury‘de conilerle ortak bi tatbikat yaptık. tatbikatın konusu meskun mahallerde savaş eğitimi. daha türkçesi şehirde savaş. bi mahalleyi ele geçirme, ev basma, kız kaçırma vs. ya da düşmana karşı buraları savunma konusunda eğitim ve uygulama.
şanssızlığım orada da peşimi bırakmadı. gidişte uçağın (şu sık sık düşenlerdi sanırım) en arkasındaydım. nasıl bir ısıtma sistemi varsa. ön taraftakiler montları falan çıkarıyorlar. arkadakiler donuyor resmen. eldivenle, bereyle falan oturuyorduk. hatta oturamıyorduk. ara sıra kalkıp hareket ediyorduk ısınmak için. sonra silahım bozuldu. doğru düzgün sıkamadım conilere. daha sonra yatıp yuvarlanırken silahın kayışı koptu. yedek kayışlar da bitmişti. binbaşının silahının kayışını çaldım. zaten kullanmıyordu. gezip duruyordu. onbeş kişilik bi grup vardı. ikinci kampa bir gün önce gideceklerdi. o grupta ben de vardım. o yüzden gerçek atış yapma şansını da kaçırdım. daha sonra yine o grupta olduğum için tatbikatlarda savunmacı oldum. yani bi atraksiyona giremedim. evin içinde bekle. millet sis bombalarını atsın. içeriye sızsın. el bombasını da sallasın senin odaya. o patlamayla beynin s.kilsin. sonra ne? öldün. iş mi yani. bombayı geri atmak da yasak. bi sakatlık çıkmasın diye. siniyosun bi köşeye patlamasını bekliyosun kuzu kuzu. en son soğuktan kulaklarım kabarmıştı. türkiye’ye dönünce de soyulmuştu. yanık surat beyaz kulak geziyordum ortalıkta.
güzel yanları da vardı tabiki. askerliğin tam bunaltmaya başladığı zamanda gitmiştik. çok iyi geldi. tatil gibiydi. orada askeri kamplarda kalıyorduk ama kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri açık büfeydi. otel mutfağı gibi. hem de cidden çok özenle hazırlanıyordu. kızarmış ekmek bile vardı kahvaltılarda. bizdeki yemekhaneleri düşününce insan bi kötü oluyor. gazino yerine barlara gidiyosun akşamları. çünkü er ya da erbaş gazinosu diye bişey yok. kamplarda bar, pub vs var. rütbelisi de orda rütbesizi de. birlikte bira içiyorlar. güzeldi, eğlenceliydi. hiç bi şey değilse bile askerlikten iki hafta yedi. daha ne olsun.
orada öğrendiklerimi de şimdi savaş oyunları oynarken kullanıyorum :)
elliüçonaltı sakinlerinden gökhan şu an izmir gaziemir’de kısa dönem askerlikle meşgul. daha gideli bi kaç gün olmasına rağmen ortama çok çabuk ayak uydurmuş. elliüçonaltı‘da bunu şöyle anlatıyor:
“öncelikle yapmanız gereken, kütüphane görevlisine mardinli olduğunuzu kanıtlamak ve aslında akraba bile olabileceğinizi düşünmesini sağlamaktır. gerisi, hemşeri muhabbetinden kendiliğinden yürümektedir. bir dahaki dersimizde kantin çavuşunun çocuğunu reklamlarda oynatma vaadiyle nasıl sıraya girmeden alışveriş yapabileceğimizi öğreneceğiz.”
gökhan’ın mardinle uzaktan yakından alakası yok. istanbul’lu olması yetiyor sanırım :) reklam yazarı ama tasarımcı diye satmış kendini. usta birliğinde de tasarımcı olacakmış. ne diyelim allah sonunu hayır etsin.